İçeriğe geç
Blog

İncinebilirlik - Fevziye Balcıoğlu

Fevziye Balcıoğlu

Çocuk Gelişimi, Aile Danışmanlığı
Randevu al

İncinebilirlik ve İlişkileri Sürdürme Becerileri Üzerine Bir Hikâyeye Eşlik Etmek İster Misiniz?

Aile Danışmanı Fevziye Balcıoğlu yazdı.

İncinebilirlik

Ayrılık Ustası

Masadan kalkarken bir yandan çantasına telefonunu koyuyor, aynı anda arkasına bıraktığı trençkotunu yokluyordu.

“Düğüne bir hafta kala ayrılmanın ve bunu diğerine açıklamanın ağırlığını hissediyordu.

Diğer birçok duygu da eşlik ediyordu. Önce yanaklarına utanç uğruyordu. Sonra midesine bir sevinç gıdıklanması. İç sesi konuşup duruyordu ve iç sesinin yarattığı duygu selini takip etmekte zorlanıyordu. O son tokalaşmayı yapmadan uzaklaşmak en iyisiydi ama iç sesi bunu da adice buluyordu.

Karşısında mıhlanmış gibi kalan adama yaklaştı.

  • Üzgünüm. diyecek oldu…

Adam başını pencereye doğru çevirerek hiçbir şey söylemeyeceğini beyan etti.

Garip ama bu davranıştan hiç kırılmadı. Bir an önce gitmek istiyordu.

Kendi hayatına devam edecek olmanın heyecanını hissetti.

  • Evettt, nerede kalmıştık? diye sordu kendine.

7 ayrılığın 3’ü evliliğe ramak kala gerçekleşmişti ve bunu kendine ve diğerine neden yaptığı ile ilgili hiçbir fikri yoktu. Bir ilişkide olmak ve kendi varlığını böyle hissetmek onun tüm olayıydı. Ancak bu kadar kopmaz bir bağ ya da en azından kopamaz gibi hissettiren bir bağ oluştuğunda işler kontrolünden çıkıyordu. Issız adamlar olduğu kadar ıssız kadınlar da vardı demek ki…

Yeniden yeniden, ilişkide kalmaya çabalıyordu.

Amaaaa… İşte… Yine… Sonuç… Bu!

Caddeye ulaştığında arabasını nereye bıraktığını hatırlamakta zorlandığı birkaç saniye yaşadı ve vale çocuk “Getiriyorum abla!” diye koşar adım karşı caddeye yönelince rahatladı.

Ayrılık Ustası 1

Arabaya atladı. Çantayı ve trençkotu yan koltuğa salladı. Araba çalışıyordu, yola bakarken dondu.

  • Eve! dedi kendine…

  • Eve gidiyoruz.

O çoğul ekin sahipleri, ona eşlik eden tüm duyguları ve çoğunlukla ağır konuşmalar yapan iç sesiydi. O hiçbir zaman yalnız olmadığını bilirdi. Kendi içinde çoktu. Bazen bütün işleri bu kalabalığın bozduğunu düşünürdü. İcabına bakmalıydı belki? Çoğunlukla terk eden ya da terk edilen biri için bu kadar yalnızlık fazla olurdu. Evdeki kediyi saymıyordu. Çünkü ona da geçici bakıyordu.

Güçlü görünmek için giydiği topuklu çizmeyi kendi kendine çekiştirip çıkarmakta zorlanınca küfür etmek geldi içinden. Kelimeler uçuşmadı ama mimikleriyle küfür eden birinin dudaklarını yarattı. Çizmeleri sırayla farklı farklı yönlere fırlattı. Banyoya doğru yöneldi. Koridorda soyunmaya başladığından banyoya vardığında yalnızca iç çamaşırları kalmıştı. Çıkarmadı. Öylece giriverdi. Suyu açtı. İlk başta akan soğuk kısma aldırmadı. Tüyü bile kıpırdamadı. Su ısındıkça, donmuş hali gevşedi. Erimeye başladı. Kendisi bile akan gözyaşlarının ayrımına varamadı. Kendi istemişti. Bir kez daha bu eve, yalnızlığına dönmeyi o seçmişti. Ağlamaya da hakkı yoktu. Böyle söylüyordu. İç sesi…

Uyandı. Bornozunu giymiş, koltukta uzanmış ve orada kim bilir ne kadar süre sızmıştı? Perdelerin tamamı kapalı olduğundan zamanı kestirmek zordu. Gün ertesi güne dönmüş müydü, yoksa hepi topu birkaç saat mi uyumuştu bilemedi. Bir yanı bilmek de istemedi. Çalan telefonu duydu. Kapının girişinde çizmenin sol tekinin hemen yanında duran çantadan telefonu çıkardı. İş arkadaşı arıyordu. Açmadı. Umursamadı. Ayrılık günlerinde böyle olurdu. Ayrılık günleri uzun sürerdi. En az üç gün evden çıkmaz, telefonlara bakmaz, kahve ve çikolata dışında pek bir şey yiyip içmezdi. Sigara kullanmazdı ama ayrılık zamanları için her zaman üç beş paket bulunurdu bir dolabın köşesinde. Birini yakar, birini söndürürdü. Kendini bir zavallı gibi hissetmekten sıkılana kadar modunu değiştirmek için hiçbir şey yapmazdı. İç sesi onu yeterince zorbaladıktan ve ona yeniden insana benzemesi için emir verdikten sonra iş yerini arar, raporu olduğunu ve mesai yapıp her şeyi toparlayacağını, ağır bir grip geçirdiği için böyle olduğunu anlatırdı. Sonra da duşa girerdi. Bu kez duşta iç sesini seslendirmeyi tercih ederdi.

  • AAA yeter! Hadi bakalım. Hayat devam etmeli.

Bu ses annesine çok benziyordu. Ona göre hayat her ne olursa olsun devam etmeli ve sızlanmayla kaybedilecek vakit de yoktu.

Ayrılık Ustası 2

Duştan çıktı. Tayt, tişört, spor ayakkabı üçlüsüyle buluştu ve Belgrad Ormanı’nın yolunu tuttu. Saatlerce koştu. Takati kesilene kadar koştu. Ağaçlarla konuştu. İç sesi bunu saçma buldu. Eve dönüp giyindi ve yeniden dışarı çıktı. Bilal’e uğradı, saçına fön çektirdi. Hep aynı fönü çektirirdi. Bu ona kendini güvenli alanda hissettirirdi. Bildik bir duyguya geçişin kolaylaştırıcısıydı. Rehberden bir arkadaşını aradı.

  • Seni alayım mı, birinin beni toplaması lazım, uygun musun? dedi.

  • Ne oldu? sorusuna

  • Gelince konuşuruz. diye yanıt verdi.

Çok yakın değil, yakınlardı. Arkadaşlarıyla da belli bir derinlikten sonrasına izin vermiyordu. Derinleri yaralıydı. Ne kimseye göstermek ne de yeniden yaralanmak gibi bir niyeti yoktu. Bu onun kendini korumasının bir yoluydu. Eğer yaralarınızla ne yapacağınızı bilemediğiniz zamanlarınız olduysa, incinebilirliğiniz bundan zarar görürdü ve gerçek ve yakın, yapay yakın ilişkiler kurmaktan kaçınırdınız. Böylece artık kimse sizi yaralayamaz ancak siz de yaralarınız da asla iyileşemezdiniz. Bunların hikâyenin yazarının, bu hikâyenin içine saklanmış kendi yarası olduğunu söylememe gerek var mı?

30’ların başında iki kadın buluşup kafa dağıtacaksa ya da toplanması gereken bir kafa varsa elbette bu kırmızı şarap ve kırmızı et eşliğinde yapılacaktır. Dağılan bünyeyi proteinle toplarken bir yandan da şarap kadehinin hissettireceği özgüven, öz değer duygularının eşlik edeceği sarhoşluk acıyı azaltmakla görevlidir.

Kuytu bir masada kadehleri önlerine gelene kadar sessiz kalmayı başardılar. Sessizliği her ikisi de bozmak istemiyordu. Neyi beklediklerini bilmedikleri bir durma anının içindeydiler ve ortam bu anın uzaması mesajını veriyordu. Kulağı hiç rahatsız etmeyen belli belirsiz bir müzik şaraptan önce gevşemelerini sağlamıştı bile. Her ikisi de kendine doğru bir yolculuğa çıkmış gibiydi. Dolu olan diğer masalarda da benzer bir dinginliğin eşlik ettiği konuşmalar çoğunlukla neşeliydi.

İlk kadehi yarıladıklarında ve et servisi bittiğinde konuşmaya başladılar.

  • Düğün… dedi. Olmayacak. Yapamadım.

  • İstemiyorsan yapma. dedi. Ama ne oldu da şimdi yapamadığını anladın?

  • Yani bunu anlatmak çok zor. İlk kez de yaşamıyorum. Bir yer var. Bir eşik. Onu geçtiğim an içimde ziller çalmaya başlıyor. Kontrolden çıkıyorum. Aklım devrede değil.

Ayrılık Ustası 3

Duygularım ise yağmur gibi. Üzerime yağıyor ve ben bundan ancak kaçarak kurtulabiliyorum. Bunu başka türlü anlatamam. Çok düşündüm.

  • Şimdi sırası değil belki ama farkında mısın? Sen hep aynı şeyi yaşıyorsun. Ve bir yerde hep varsa orada bakılması gereken bir şey vardır. Bakmak istemez misin? Yorulduğunu ve üzüldüğünü görüyorum. Şimdi cevap verme lütfen. Sadece arkadaşın olarak bunu görüyorum ve belki de hep böyle devam etmek zorunda değildir.

  • Sen iki kez boşandın. Ben evlenmeyi başaramasam da sen hem evlenmeyi hem boşanmayı başarabildin. Nasıl baş edebildiğini gerçekten merak ediyorum. Güç mü bu? Umursamazlık mı? Sen asla benim gibi yıkık duruma düşmüyorsun. Yani ben seni öyle görmedim hiç?

  • Nasıl görmedin?

  • Yıkık…

  • Yıkık, ilginç bir tabir. Bana yıkık olmak nasıldır, nasıl görünür, nasıl hissettirir anlatırsan buna cevap verebilirim. Biliyor musun? Aynı kelimelere sahip olsak bile farklı anlamlarla doldurmuş olabiliriz onları…

  • Yıkık. Ben işte. Görüyorsun ya. Bir yuvası olmayan, bir aile kuramayan, ilişkilerini sürdüremeyen, terk eden ya da terk edilen. Sonra da koca bir yıkıntının altında kalan…

  • Ben yıkıntı görmüyorum. Yıkık birini de.

  • Ne görüyorsun peki? Bana bakınca ne görüyorsun?

  • Sana baktığımda savrulan bir yaprak görüyorum daha çok. Rüzgâr nereye eserse oraya sürüklenen bir yaprak. Olmak istediği yerden bir hayli uzaklaştığını geç fark eden ve köklenmekten korkan bir yaprak gibisin.

  • Bu yıkık olmaktan bile kötü duyuluyor. Bir kadeh daha söyleyelim mi? Yoksa şişe mi açtırsak. Mevzu fazla derin gidiyor.

  • Nasıl istersen. Yarın çalışmıyorum. Eşlik ederim. Biliyor musun, mevzu hep derin de insan derinlere bakmak istemiyor çoğu zaman. Sana yıkık görünmediğimi biliyorum ama bir zamanlar ben de senin gibi savrulan bir yapraktım. Sonra bir gün öylece savrulan hâlimi görüverdim. 2. evliliğimin 3. yılındaydım ve ilkinden farklı pek bir şey yoktu hayatımda. Yani ev başkaydı. Bambaşka bir semtte yaşıyorduk. Ve kocam da farklı bir adamdı ama ben aynı hikâyeyi yeniden yaşıyordum. Aynı değersizlik duygusu, aynı sevgisizlik, hatta aynı kaos. Günlerce iki hikâye arasındaki benzerlikleri kafamın içinde izleyip durdum. Sonra o hikâyenin içindeki kadını, yani kendimi aynı döngüleri tekrar ederken gördüm. Ben saçını süpürge eden kadın, o değer bilmeyen zalim koca…

Ayrılık Ustası 4

Önce acıdım kendime… Biri gelip beni kurtarsa istedim. O kadar mağdurdum ki ve bir o kadar çaresiz. İzlemeye doyamadığımız dram filmlerindeki gibi bir kahramandan başka çıkış yol yoktu.

  • Nasıl ya? Sen mi? Sen hiç öyle görünmüyorsun? Yani savrulan yaprak gibi… Öyle zavallı biri gibi hiç değilsin.

  • Öyleydim. Biz seninle tanıştığımızda ben bunları yeni yeni fark ediyordum. Adeta kurgu bir hayatmış yaşamım. Bunu anladığımda sudan çıkmış balığa döndüm. Senin gibi günlerce evden çıkmadım. Yaşadıklarımın hiç kimse yüzünden değil, benim için hazırlanmış rolün dışına çıkamadığım için tekrarladığını sezinledim. Adını koyamadım. Sadece şunu hissediyordum. Gerçek değildi.

  • Offff ne diyorsun? Ne kadar sert bir şey söylüyorsun… Dağıldım iyice! Seni beni topla diye çağırdım. Sen beni parçalara ayırdın. Susalım. Burada biraz susalım. İçelim.

  • Olur. Susalım.

Kalkana kadar konuşmadılar. Her ikisinin de içinde birbirine karşı mekâna girerken olduğundan çok daha derin bir kavrayış ve daha güçlü bir bağ vardı. Kendilerinden parçalar vermiş, biri bir diğerine ait bu parçalara saygıyla sahip çıkmıştı. Ne bir yargılama ne de ayıplama vardı. İşte böyle yaşanabilir oluyordu; hakiki dostluklar tam da böyle kuruluyor ve sürüyordu. Çift ilişkisi de bundan çok farklı değildi ancak birçok kadın ve birçok adam derin açılımlara kapalıydı. Özellikle de partnerlerine karşı. Tam da yakınlığın doğacağı yerden vurulmaktan -çok azı hariç- korkuyordu.

Çok azı gerçekten derin ve cıvıldayan kuşlar kadar hür ve mutlu ilişkiler yaşayabiliyor. Çünkü onlar korksalar da cesaretle kendilerini açabiliyorlar.

Bu hikâyedeki kahramanların ismi yok. Çünkü onların bazıları sen, bazıları Ayşe, bazıları Zeynep, yani içimizden biri…

Sen de kendi örüntünü, kendine kör baktığın yanlarını bilmek istersen randevu al…

Ayrılık Ustası

Bu makaleyi paylaş

Bu makalenin DoktorTakvimi web sitesinde yayımlanması, yazarın açık izniyle yapılmaktadır. Web sitesindeki tüm içerikler, fikri ve sınai mülkiyet mevzuatı kapsamında uygun şekilde korunmaktadır.

DocPlanner Teknoloji A.Ş. web sitesi tıbbi tavsiye sunmaz. Bu sayfanın içeriği, metinler, grafikler, görseller ve diğer materyaller de dahil olmak üzere, yalnızca bilgilendirme amacıyla oluşturulmuştur ve tıbbi tavsiye, teşhis veya tedavinin yerini almak amacı taşımaz. Herhangi bir sağlık sorununuzla ilgili şüpheniz varsa, bir uzmana danışınız.